Ana Sayfa Peyik Yazarlar 3.03.2018 72 Görüntüleme

Ozanlık Geleneği, Cumhuriyet Ozanları Ve Âşık Veysel…

Ozanlık Geleneği

Ozanlar çağının asi sesleridir. İçerisine doğdukları toplumun sorunlarını dile getirenlerdir. Kimi durumlarda da sazı ve sözüyle haykıranlardır. Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu ilk akla gelenlerdendir. Bunlara maledilen şiirlerin gerçekte bunlara ait olup olmadığını bilmiyoruz. Birer asi olarak dönemlerinin en önemli figürleri olduklarını biliyoruz. Söz ve eylemleriyle o denli etkili olmuş o denli sevilmişler ki, yaşadıkları dönemlerden çok sonraki olaylar bile onların ağzından anlatılır. Ozanlığın gelenekselliği de burada yatar. Sözler çok açık ve yalındır. Divan edebiyatı ya da tekke edebiyatında olduğu gibi rafine söz sanatından, incelikli söz oyunlarında uzak, yaşanılan her türlü sıkıntı açıkca söze dökülür. Toplumsal bunalımların yanı sıra gündelik yaşam da şiire girer.

Halk ozanları, toplumun aynasıdır. Bu geleneğin günümüze ulaşan örneklerine bakarak geçmişin sosyal tarihi hakkında paha biçilmez bilgiler elde edilir. Saray kâtiplerince yazılan siyasi tarihlerin oluşturduğu pembe tabloların dışında sosyal yaşamın karmaşık ve dinamik yapısı yansıtılır. Toplumun her düzeyindeki çatışmaların, mağdurun diliyle aktarıldığı alandır. Güç ve şiddet tekeline sahip olanlarla buna maruz kalanların çatışmaları sergilenir. Bu sergileyiş, ifade ediş, halkların yaşayan dilleriyle
ve en anlaşılır biçimlerle sürdürülür.

Ozanlığa Köken Bulmak

Ozanlık, sözlü kültürü sürdüren bir gelenekse eğer; ozanlar, sözü söz olarak söylediğinde değer bulan şahsiyetlerse, binlerce yıl öncesine gitmeliyiz. Çin, Hint, Sümer, Mezopotamya ve sair halkların destanları, ozanların başarısı olsa gerek. Bugün elimizde Doğu ve Orta Asya halklarından süzülüp gelen destanlar var. Şiir olarak var. Kadim zamanlardan gelen bu sesler şiir olarak var.

Homeros’u ele alabiliriz. İlyada ve Odesiya destanları için uzmanlar henüz anlaşabilmiş değiller. Bir kişinin yaratımı olamayacak kadar çok boyutlu ama aynı zamanda da birçok insanın üslup karmaşasını yansıtmayacak kadar bütünlüklü. Şunu iddia etmek mümkün olabilir. Geleneksel bir yaratımla karşı karşıyayız. Bu destanlarda en bariz olan konu, döneminin toplumsal yaşayış algısıdır. Tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrı ve tanrıçalar arasındaki çatışmalar anlatılır. Çatışma ana motiftir. Toplumların evrimiyle birlikte çatışmaların özneleri de değişecektir. Tanrı ve tanrıçaların yerini siyasi erk sahipleri ve sözcüleri alırlar. Elbette ki bunun ifade biçimleri de değişir. Bir yanda pahalı maddi araçları gerektiren sanat türleri (heykel, resim vb.) diğer yanda ise sözlü kültür ürünleri varlığını sürdürür.

Bu ayrışma biliniyor. Şunu vurgulayabiliriz. Ozanlık geleneği de artık kurumsal bir dönüşüme uğrar. Halk şarkılarının, türkülerinin kökeni G. Thomson’un [1] belirttiği gibi doğrudan işlevsel bir üretim olmaktan çıkar. Eski denizci, balıkçı halkların kürek çekerken söyledikleri ya da Anadolu’da ekin biçen ırgatların tempo tutarak çalışma motivasyonunu sağlamak için söyledikleri söz ve ezgi yerini, bunların faaliyetlerini anlatan söz ustalarının uğraşına bırakır. Irgat türküleri, ırgatların söyledikleri değil ırgatları anlatan sözlere dönüşür. Yaşam mücadelesi ve çatışmaları, kendini anlatacak ozanları doğurur.

Ozanlık gibi sözlü kültüre dayanan bir geleneğin kurumsallaşmasından söz etmek, belki paradoks gibi algılanabilir. Sözü getirmek istediğim yer, daha geç tarihli usta-çırak ilişkisi. Geçtiğimiz yüz yılın üçüncü çeyreğine kadar bu uygulamanın yaygınlığı biliniyor. Halk müziği fakülte ve konservatuarlara girinceye kadar bu gelenek sürmüştür. Günümüzde ozanlık geleneğinin eski haliyle birkaç son temsilcisinden söz ediliyor. Gelenek biçim değiştirerek sürecektir. Varlığını bir form olarak ama gücünü haklı toplumsal muhalefetten alarak yaşayacaktır. Özgün müzik denilen, kent ozanlığı denilen akım bu arayışın çıkış bulduğu, bulacağı kanallardır.

Cumhuriyet Ozanları

Kendi alanında bir kült olmuş kitabında Mehmet Bayrak, XIII. Yüzyıldan günümüze başkaldıran ozanları, isyana kalkışmış gerek adlarına gerekse adlarıyla türküler yazılmış olanların bir kaçını şöyle sıralar. “Geçmiş tarihimizde, 13’üncü yüzyılda Amasya bir Baba İsak, 15’inci yüzyılda Aydın ve başka yörelerde Şeyh Bedreddin Börklüce Mustafa, Torlak Kemal; Teke sancağının Elmalı köyünde bir Karabıyıkoğlu; 16’ıncı yüzyılda ve daha sonraları Şahkulu, Köroğlu, Nurali Halife; İçil köylülerinden Sülün Koca, Baba Zünnun, Domuzoğlan; Tokat yöresinde Bozoklu Celal; Kırşehir yöresinde Kalender Çelebi; Sivas yöresinde Pir Su ltan Abdal ve Kalenderoğlu Mehmet, Kara Sait, Dağlardelisi, Tanırbilmez, Badırıkısa, Kâfir Murat, Ağaçtan Piri, Yağmur, Şahverdi, Kekeç Mehmet, Dadaloğlu, Katırcıoğlu, Canbulatoğlu, Kara Haydaroğlu; daha da bireysel başkaldırılarıyla Hekimoğlu, Sepetçioğlu, Kozanoğlu, Elbeylioğlu, İslamoğlu, Kamaroğlu, Bozbeyoğlu, Hüsamoğlu, Tahiroğlu, Kantaroğlu, Sandıkçıoğlu, İnce Memed, Çakıcı Efe, Yörük Ali Efe, Sarı Zeybek ve bunların yanında adları bugün bilinen bilinmeyen binler, onbinler, yüzbinlerce kişi neden başkaldırır ve kelleyi koltuğa alarak ölümcül bir savaşa çıkar…” (Bayrak, 1996:34).

Sayılan isimlerden son bir kaçı Osmanlığı İmparatorluğunun son dönemlerinde silaha sarılıp dağa çıkan eşkiyadandır. Adlarına yakılan birçok türkü günümüzde de yaygın bir biçimde söylenmekte dinlenmekte. Dağa çıkış gerekçeleri yine bilindik şeyler: Ağır vergi yükünden ezilme ya da çarpık adalet sisteminden ibarettir. Ancak burada dikkat çekmek istediğim başka bir durum var. Osmanlının gözünde bir kurşunluk değeri, halk nezdinde ise büyük kahraman olan bu kişiler Cumhuriyetin kuruluş yıllarında doğrudan Kuvvayi Milliyeyi oluştururlar. Her biri bulunduğu bölgede, düşmanımın düşmanı dostumdur çıkarcılığıyla değil halkın yanında yer alarak işgale karşı çıkıp direnişin başına geçerler. Direniş içerisinde gösterdikleri kahramanlıklarıyla da ayrı birer destansı kişilik haline gelirler. Hani darbeden darbeye anımsanıp söylenen türküler var ya, yukarıda sayılan kişiler için söylenmiştir. Bu yazımız için, bu kişilerin sonları önemli. Cumhuriyet kurulup düzenli orduya geçilince bu eski kuvvacılara ihtiyaç kalmaz. Birer madalyayla gönülleri alınıp evlerine gönderilir. Başladıkları yere geri dönerler. Yeni cumhuriyet bambaşka adaletsizlikler getirecektir ama bu eski eşkiyaların dağa çıkacak güçleri kalmaz. Bir süre anlattıkları ilgiyle dinlenilir. Giderek omuzlarına çöken yoksulluğunda etkisiyle herkesin alay konusu haline gelirler. Ne anlattıkları hikâyeler inanılır ne de adlarına yakılmış türküleri dinleyen çıkar.

Ozanlık geleneği, toplumsal muhalefetin dilidir. Dahası, toplumsal muhalefetin geriye çekildiği dönemlerde ozanlar ya büsbütün susar ya da mistik arayışlara yönelirler. Bunu siyasi tarihimizin iki ayrı döneminden aldığım örneklerle sunmaya çalışacağım. İlki cumhuriyetin ilk yıllarıyla ilgili.

Cumhuriyetin kurucu unsurları, kimi kurumların sağlamlaşmasıyla birlikte başta deklare ettikleri birçok hedeften adım adım uzaklaşıp bambaşka bir yapıya yönelirler. Başta hedeflenen çeşitli demokratik haklar asgıya alınır, toplumu oluşturan halklar ve bunların dil ve inançları tek bir kalıba sokulmaya çalışılır. Akıl almaz, gerçeklikle bağdaşmayan, uzun vadede geçerliliği olmayacak iddialar topluma dayatılır. İnkâr ve imha aleniyet kazanır. Örneğin, yeniden bir ulus yaratılmakta olduğu; sınıfsız, kaynaşmış bir millet olunduğu; hiçkimseye benzemeyen yepyeni bir ekonomik model uygulandığı; laik ve demokratik bir cumhuriyet kurulduğu gibi gerçeklikle bağdaşmayan iddialar yediden yetmişe tüm topluma dayatılır. Bunların karşısında ya da dışındaki hiçbir fikrin söylenilmesine hatta düşünülmesine bile izin verilmez, en ağır biçimde cezalandırılır. [2] Bu siyasal ve toplumsal cendere sürdükçe ozanlık geleneğinde de bir durgunluk görülür. Sanat ve edebiyat alanında da durum benzerdir. Başlangıçta büyük bir heyacanla siyasi kadroları destekleyen edebiyatçılar ideolojik propaganda işlevinden öte geçmeyen metinler üretirler. Altan alta ise bir başkaldırı şiiri üretilir. Hapishane kuşağı, Kırk kuşağı denilen kesimdir bunlar.

1950’den sonra ozanlık geleneği yeniden canlanır. 1970’li yıllarda ise yeniden doruğuna ulaşacaktır. Çünkü bu dönemler toplumsal muhalefetin yükseldiği, siyasi bilincin görece berraklaştığı bir dönemdir.

İki örnek vermek istiyorum. Birincisi Âşık Veysel. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Âşık Veysel, yedi yaşında gözlerini kaybetmesiyle iyice ağırlaşan bir yaşam sürdürür. İnancı ve toplumsal yaşantısı gereği ozanlık geleneğinin diğer bölgelere nazaran daha canlı yaşandığı bir yörededir. Erken yaşta tanıştığı bağlama onun yaşam aracı haline dönüşür. Kendisini hem saz ve söz ile ifade etmeye çalışır hem de geçimini bunla çıkarır. İşlediği konular doğanın acımasızlığı, kaderinin dayattığı sıkıntılardır. Ancak yaşamını değiştiren olay başkadır. Politik ve ideolojik nüfuzunu kaybetmeye başlayan hükümet yeni bir propaganda aracı olarak halkevlerini ve ozanları keşfedince Aşık Veysel’de tanınır. Aşık Veysel şahsında adeta halk yeniden keşfedilir. Halkın yüceliği, kadir kıymet bilirliği, hükümetin her türlü uygulamalarını, şehir sınoplarının (şehirdeki okuma-yazma bilen aydın kesimlerin) aksine derhal destekleyeceği bilinir. Yükselebilecek muhtemel muhalefeti yalnız bırakmak için halk ozanları aracılığıyla bir ideolojik seferberlik düzenlenir. Halkçılık anlayışı aslında popülist bir propaganda söylemidir. [3] Halk ve halk ozanları sözde yüceltilerek hükümetin baskıcı, otoriter uygulamalarına meşruluk kazandırılmak istenir. Âşık Veysel’in bütün bu olup bitenlere gülerek ortak olmaktan başka bir şansı da bulunmaz. Hatta dönem dönem kendisi bile anlamaz onca okumuş adamın kendisinde ne bulduğunu bilemez. Anladığında da yapacak bir şeyi kalmaz.

İkinci örnek ise Aşık Mahsuni Şerif’tir. 1970’li yıllarda en radikal çıkışları yapan, ‘Amerika Katil’ diyen ozanımız, muhalefetin geriye çekildiği yenilgi yıllarında eski halinden eser kalmayacaktır. Özellikle son dönemlerinde mistik bir söyleyişe dönüp birçok eski dinin arkaik ögelerine sarılır. Ölüden medet umarak bir mehdi bekleyişine girer.

Ozanlık geleneğinin geleceğine ilişkin olarak şu söylenebilir. Kır hayatı artık bu geleneği beslemekten çıkmış durumda. Değişik formlar altında kentte sürecektir bu müzük türü. Üstelik bağlama yerini giderek modern çalgılara bırakacak. Ancak sembolik anlamı güç kazanarak yaşayacaktır. Elbette ki bir müzük enstrümanı olarak da varlığını sürdürecek.


[1]Tarihöncesi Ege adlı incelemesinde G. Thomson halk ezgilerinin çıkış koşullarını ve işlevini araştırır.

[2] Koçgiri ve Dersim katliamını bir kenara bırakıyorum. Öğretmen olan Rıfat Ilgaz, şiir kitabında üstelik okulu ve öğrencilerini anlattığı bir şiirinde ‘sınıf’ sözcüğünü kullandı diye meslekten men edilir, hapse atılır, çıkıncada sürgüne gönderilir. Katledilen TKP’lileri, N. Hikmet’e sudan gerekçelerle verilen 30 yıllık hapis, vb.

[3] Halk ozanlarının yüceltilmesinin dönemsel bir propagandadan ibaret oluşunu şu anekdot açıklar sanırım. A. K. Tecer’in, Sivas’ta görev yaptığı dönemde yaşadığı bir olaydır. Dönemin Sivas valisi, kolluk kuvvetleri aracılığıyla şehre bağlamasıyla giren ozanları toplatır, bağlamalarını yaktırıp şehrin dışına bıraktırır. Valinin gerekçesi şehri görüntü kirliliğinden temizlemektir. Tecer’in valiyi ikna etmesi sonucu bu uygulamadan vazgeçilir. Evet, traji-komik değil mi!       


Referanslar:

Thomson, George. 2007, Eski Yunan Toplumu Üzerine İncelemeler Tarihöncesi Ege, I. Ve II. Cilt. Çev: Celal Üster, Payel Yay. İstanbul

Bayrak, Mehmet. 1996, Öyküleriyle Halk Anlatı Türküleri, Ankara


 A. GALİP –  Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…


 

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

Maraş

Maraş

GAZETE PEYİK
Tema Tasarım | Osgaka.com