Ana Sayfa Peyik Yazarlar 2.04.2018 7 Görüntüleme

Meçhul Bir Mezarın Ölümsüz Sakini: Sabahatin Ali

Göklerde kartal gibiydim
Kanatlarımdan vuruldum
Mor çiçekli dal gibiydim
Bahar vaktinde kırıldım

Şairin sezgisel gücü ve biliciliği ile, Paul Eluard “Dünya bir portakal maviliğinde” dizesini yazmışken; Metin Altıok da “Yüreğime benzin döküp kibrit çakan; Ey usta kundakçım iz bırakmayan!” diyecek ve ekleyecekti “On taneden fazla şiir kitabı çıkarmayacağım. Elli yaşından fazla yaşamayacağım, ölümüm sıradan bir ölüm olmayacak”. Uzaya çıkıldığında 1929 yılında kaleme alınan o dizede olduğu gibi dünyanın mavi bir portakala benzediği görülecek; Metin Altıok ise bir kundakçının benzin döküp ateşe verdiği otelde can verecekti.

Tıpkı onlar gibi sezgisel gücü güçlü olan Sabahattin Ali de dizelerine döktüğü gibi tam anlamıyla bahar vaktinde henüz 41 yaşında vuruldu kanatlarından, tam da çiçeğe durduğu zamanların başında kırıldı dalı.

İlk öykü ve şiirlerini 1920’li yılların başında okuduğu Balıkesir Öğretmen Okulu’ndaki gazete ve dergilerde yayımlayan Sabahattin Ali’ye göre, sanatın insanı yükseltmek ve daha iyiye götürmek dışında bir maksadı olamazdı. Bu yaklaşımla hece ölçüsü ile yazdığı ve kimilerimizin bestelenince farkına vardığı (belki de daha varamayıp şarkı sözü sandığımız) Leylim Ley, Hapishane Şarkısı (Aldırma Gönül), Geçmiyor Günler gibi şiirlerinin yanı sıra kaleme aldığı hikaye ve romanlarında da toplumcu gerçekçi bir anlayışla Anadolu insanının yaşadıklarını çok çarpıcı yer yer sert anlatımlarla dile getirir. Bu realist dile sosyalist görüş de eklenince ‘sıradan’ muamelelerin Onun da başına gelmesi kaçınılmaz olacak, işsiz kalıp, soruşturmalara uğrayacak, hapislerde yatmak zorunda kalacaktır.

Bu cezalar sonucu 29 Nisan 1933 tarihinde 1249 sayılı kanun sonucunda memurluktan kaydı silinen Sabahattin Ali, daha sonra Konya‘dan Sinop Cezaevi‘ne gönderilecek burada geceleri sürekli okuyup, gündüzleri ise bir sandık üzerinde yazı yazarak günlerini dolduracaktır.

“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik… Kanunlu kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişiler gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık, iç ve dış bankalara para yatırmadık. Han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Milletin derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu affedilmez suçmuş meğer.”

VARDIR ELBET BİR BİLDİĞİ…

Sömürüye karşı sesini yükseltmeye çalıştığından onun da payına sürgünler, gözaltılar düştü hatırı sayıda; ardı arkası kesilmeyen baskılar.

“Yaşadıklarından öğrendiği şeyler”le, Konya ve Sinop Cezaevlerinde yazdığı onca şiiri bize “başın öne eğilmesin” diyorsa vardır elbet bir bildiği. Ve o bildiği, bildikleri değil midir “görmesen bile denizi / yukarıya çevir gözü / deniz gibidir gökyüzü” diyerek bizleri ‘aslolan yenilmek değil teslim olmamaktır’ şiarıyla tarihin sayfalarında nurlu bir köşeye davet edenler.

Kendine değil kaderine küsmeyi erdem bilmiş bir toprağın üzerinde filizlenen kaderci-teslimiyetçi bu zavallılığa karşın, “böyle kepaze hayatı sürüklemekten yorgun” olanlar yanlış giden her şeyde kendilerini yargılamış, kendilerine merhamet etmemiş; tüm bu acıların yanında bir de ‘olmak ‘ derdiyle kendilerini ateşe atmakta çekinmemişlerdir.

Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi

‘MOSKOVA AĞZI KONUŞAN KIZIL!

Yazıları soruşturuldu, fişlendi, işsiz kaldı dedik ya, işte Kuyucaklı Yusuf da bu didiklenen yaşamın kardelenlerinden biri olarak o baskılardan nasibi almış eserlerin başında gelecekti.

Maarif Vekaleti Müfettişlerinden Reşat Nuri, soruşturulan Kuyucaklı Yusuf’a dair yazdığı rapor onca karanlığın içinde umudu yitirmemeyi öğütlüyor gibidir: “Hülasa: Kuyucaklı Yusuf yüzümüzü ağartacak bir sanat eseridir. Zararlı bir tarafını görmedim. Mevzubahis tenkitler bugün el üstünde tutulan bazı Avrupa şaheserlerinde gördüğümüz – aynı mevzulara ait- tenkitler yanında son derece masum ve küçük kalır. Yalnız bir şahsın ve bir romanın değil, memleketimizde ilerlemesi lazım büyük ve faydalı sanatın da davasını gören Cumhuriyet adliyesinden zaten zayıf olan Türk romanının cesaretini kıracak bir karar çıkmayacağını kuvvetle ümit ederim.”

“Biz demişiz ki: Bu memleketin bağımsızlığı her şeyin üzerindendir. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu bağımsızlığı siyasi oyunlarına alet edip elden kaçırmayalım. Sömürücü sınıfların elinde oyuncak olmayalım.

Cevap vermişler: Hain, satılmış, Bolşevik ajanı!

Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar.

Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan kızıl!

Ne kadar tanıdık değil mi! Bunlar Sabahattin Ali’nin has gerçekçiliğinin olduğu kadar, dünden bugüne hemen hemen hiçbir şeyin değişmediğinin de göstergesi ne yazık!

‘ACAYİP BİR DERGİ’

Aziz Nesin’le birlikte dönemin önemli muhalif dergilerinden olan Marko Paşa’yı çıkarır. Marko Paşa kapatılınca, Malum Paşa, Merhum Paşa, Yedi Sekiz Paşa gibi isimlerle dergiyi çıkarmaya devam ederler. Derginin sürekli toplatılması nedeniyle 16. sayısındaki şu açıklama o günkü durumu anlamamıza yardımcı olacaktır: “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar; çıktığı saat 8 ila 9 arası satılır, 9’da toplamaya başlarlar. Türkiye’deki demokrasinin mimarı olan böyle bir acayip mizah gazetesidir.”

Ve baskılar o kadar aşikar bir hal alır ki bir gün polis müdür Ahmet Demir Aziz Nesin’i Sansaryan Han’daki makamına çağırıp, bağırıp tokat atacak, birkaç sayı sonra Marko Paşa’da şöyle bir ilan çıkacaktır:

İdaremize 1947-1948 yılı ihtiyacı için kızılcık sopası cinsinden odun alınacaktır.

Taliplerin, muhalif boy ve numarada kızılcık sopalarıyla hususi ve gizli talimatı görüşmek üzere başvurmaları… Emniyet Müdürü Ahmet Demir.”

ÖNCE SURİYE SINIRINDA…

İlerleyen dönemlerde dergide çıkan ve çoğu imzasız olan yazılardan ötürü davalar açılır. Bu davaların sonucunda derginin sorumlusu olan Sabahattin Ali hapis cezasına çarptırılır; İstanbul ve Paşakapısı Cezaevi’nde bir süre yatan Sabahattin Ali, 10 Eylül 1947 tarihinde tahliye olur.

Ancak daha birkaç ay geçmeden bu kez Sırça Köşk adlı öyküsü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılacak ve Sultanahmet Cezaevi’ne gönderilecektir. 31 Aralık 1947 tarihinde serbest kalan Sabahattin Ali ekonomik zorluklar çekmeye başlaması üzerine nakliyecilik yapmak için Adalet Cimcoz‘un yardımıyla bir kamyon alır.

Hakkında açılan davalar sürerken “Edirne’ye peynir götüreceğim” diyerek evden ayrılan Sabahattin Ali’nin Edirne‘ye gitmekteki asıl amacı Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa‘ya ulaşmaktı. Kendisine yasal yollardan pasaport verilmediği için kaçak yollarla Suriye sınırından çıkmak istemiş fakat bunda başarılı olamamıştı.

Sınırda, Gümülcine’nin Eğridere köyünde 1907 yılında başlamış; görünür görünmez sınırlarla çevrili mapushanelerde örselenmiş ve yine 2 Nisan 1948’de Bulgaristan sınırında son bulmuş bir hayattır o sevecen, naif, çocuksu Sabahattin Ali’nin hayatı.

Ülkemizin kültür dünyasına engin değerlendirmeleriyle büyük katkı sunan çok değerli aydınımızın(!) da belirttiği gibi Amerikalı şarkı Madonna’nın hayatını anlatan Kürk Mantolu Madonna’nın da yazarı olan Sabahattin Ali, gerçek katilleri ve nasıl öldürüldüğü hala belirlenememiş bir faili meçhuldür aynı zamanda. Katili olarak öne sürülen ve suçunu itiraf eden Ali Ertekin idam cezasıyla yargılanmasına rağmen dört yılla hüküm giyecek, kısa bir süre sonra da serbest kalacaktır. Sabahattin Ali’nin katledilmesi çeşitli kereler meclise taşınsa da bir sonuç alınamayacak ve yeni kepazelik olarak ülke tarihinin utancına eklenecektir.

Sabahattin Ali’nin katledilmesi bu topraklarda yaşanan yüzlerce cankırımı arasında belki de en dokunaklı, en kahpece olanlarındandır.

O da ‘kaderdaşı’ gibi “güvercin ürkekliğinde” yaşamış ve kim bilir belki O da, “bu ülkede güvercinlere dokunmazlar” inancıyla yaşamaya devam etmişti. Ancak artan baskılar ve tekrar hapis yatma ihtimalinden dolayı ülkesini terk etmek istemiş ve hiç tanımadığı halde güvenerek kılavuz aldığı kaçakçı Ali Ertekin tarafından kafası taşla ezilerek öldürülmüş, mezarı bile belli olmayan bir güvercin olarak kaldı aklımızda, “kızıl” kanı bu topraklara dökülen onlarca, yüzlerce güvercin gibi.

Ben garibim, benim gönlüm hoş olur, sevdiklerim ayda yılda andı mı…


Attila Taş – Yazarın diğer yazıları için tıklayınız


 

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

GAZETE PEYİK
Tema Tasarım | Osgaka.com